| Hemşire Fatma Pişgin |
Günlerdir yapılan hummalı çalışmalar, hazırlıklar, koşuşturmalar sonunda Kahramanmaraş-İstanbul ve İstanbul-Hartum uçuşları beni nihayet hedefe ulaştırmıştı.
Sudan Hartum Havaalanı’ndaydık. Yanımda Türkiye vatandaşı Iraklı, ekibe Konya’dan katılan Dr. Aydın Bey vardı. Sabahın erken vakitleriydi, tan yeri henüz ağarmamıştı. Alan alabildiğine sakindi. İki tane gencecik delikanlı bizi karşılamak üzere havaalanına gelmişti. Bizi görünce hemen “Hoş geldiniz!” diyerek valizlerimizi kapıp küçük bir minibüse yerleştirdiler. Hep birlikte yola koyulduk, hava oldukça sıcaktı. Ben önceden Arabistan sıcağını bildiğimden bu durumu çok yadırgamadım, daha fazlasına hazırlıklıydım. Sabahın karanlığında etrafı fazlaca göremeden kalacağımız eve geldik. Evin büyük bir avlusu vardı. Avluyu geçip eve ulaştığımızda büyükçe bir salona girdik. Salonda on iki kişilik bir yemek masası ve sandalyeler vardı. İHH’nın “Afrika Katarakt Projesi”ne Antalya’dan katılan doktor bey ve hemşire olan eşiyle tanıştık, oldukça sıcakkanlı insanlardı. Tanışma faslından sonra müsaade isteyip istirahat için üst kattaki boş odalardan birine çıktım. Sabah saat 7.00’de “Kahvaltı hazır hemşire hanım!” seslenişiyle uyandım, 8.00’e kadar kahvaltı ettik. İki doktor ve iki hemşire, minibüse atlayıp yola koyulduk. Servis aracını kullanan Hamza kardeşim bize bol bol Hint müzikleri, ilahiler dinletti. Asfaltsız toprak yolda neredeyse hiç taş yoktu. Her taraftan tozlar kalkıyor ve kasım ayında müthiş bunaltıcı bir ağustos sıcağı yaşıyorduk. Bu bölge ekvatorla 0-20 derece arasındaki kuzey enleminde yer alıyor. Hastaneye yaklaştığımızda asfalt yola ulaştık. Hayret! Etraf yemyeşil ağacımsı bitkilerle doluydu. Etrafıma bakındım. Filmlerde, belgesellerde gördüğüm Afrikalı insanlar yanı başımda duruyorlardı. Burada insanlar çok ama çok fakir, günde bulabilirlerse bir öğün yemek yiyorlar. Bahçede bekleşen insan kalabalığının arasından polikliniğin merdivenlerini tırmandık. Polikliniğe girene kadar herkesle selamlaştık. Merdiven başındaki koridordan içeri girdik. O da ne! Karşımızda son derece bakımlı, temiz bir yer vardı. Klimalar çalışıyordu. Koridorun yan tarafına dizilen sıralarda Afrikalı hastalarımız gülümseyen yüzlerle bizleri bekliyordu. Çalışma masası, bilgisayar, telefon her şeyin mevcut olduğu küçük bir salona girdik. Afrikalı hemşiremiz hastaları kaydedip sıraya koymuş bizi bekliyordu. Burada bir muayene odası, yemek yediğimiz başka küçük bir başka oda ve iki de lavabo vardı. Anlayacağınız fiziki şartlar tam olarak Türkiye’de çalıştığımız ortamı yansıtıyordu. Malzeme de tamdı, hiçbir eksiğimiz yoktu. Arada çaylarımızı bile yudumlayabiliyorduk. İHH görevlisi Hamza ve Mehmet kardeşimiz bizlere her türlü hizmeti veriyorlardı; danışmanlık, şoförlük, yemek, gezi, çalışma, eğlence, her konuda canla başla koşturuyorlardı. Öğlen yemeklerini kaldığımız evde bulunan Gaziantepli aşçımız hazırlıyordu, Hamza da gidip servisle yemekleri polikliniğe getiriyordu. Nihayet ikindi sonu günlük çalışmamız bitiyordu. Saat 17.00-17.30 gibi etrafı toparlayıp servise biniyorduk. Bazı günler Nil Nehri’nin kıyısında bir çay bahçesine gidip biraz oturuyor, meyve suyu içiyorduk. Burada sular kokudan içilmiyor, kanalizasyon yok, altyapı yok, yollar bildiğimiz patika kırmızı toz toprak. Burada yaz mevsiminden başka mevsim yok; bahar yok, kış yok. Bu yerlerde orman yok, ağaç yok, odun yok, soba yok, ateş yok, aş yok, iş yok... Bu yerlerde bir ay şiddetli sağanak yağışlar olurmuş, işte o zaman da sular, o taşsız, incecik kırmızı toprak suyu emmediğinden, kanalizasyon da bulunmadığından her yer çamur, batak olurmuş. İşte bu yüzden sular kokuyor, sebze meyve kokuyor, lezzetsiz. Kaldığımız ev bizim Akdeniz sahillerindeki gibi büyükçe iki katlı, çok odalı, dubleks bir villa idi. Tuvalet, banyo, lavabo, mutfak ve su ihtiyaçlarımız eksiksiz karşılanıyordu. Burada bizler için Türkiye şartları hazırlanmıştı. Bir gün hastane çıkışı fakir bir hastamızı uzaktaki köyüne aracımızla bırakmaya gittik. Köye vardığımızda karanlık çökmüş, akşam olmuştu. Mehtaplı bir geceydi. Toprak damarlarla örtülü evlerin olduğu bu köyde toprak duvarlarla çevrili geniş bir avluya girdik. Avluya bakan cılız ampulden sızan ışık huzmeleri altında seçebildiğim şey, bizde ancak hurdalıkta bulunabilecek kadar eski püskü, paslı demirden üç demir somyaydı. Üzerlerinde incecik süngerler ve onların da üzerlerine lime lime olmuş, çiçeklerinin rengi solmuş çarşaflar örtülüydü. Evde nine, dede, baba, anne, oğul, gelin ve torunlar birlikte yaşıyordu. Derken kadınlar ve erkeklerin bir odadan diğerine telaşla girip çıktıklarını fark ettim. Alaca karanlıkta nedenini Mehmet kardeşe sorduğumda “Abla bize ikram etmek için bir şeyler arıyorlar.” dedi. Ameliyat ettiğimiz yaşlı kadın yanı başımda oturuyordu. Nihayet bir zaman sonra birkaç eski bardak bulabildiler ve bizim için aldıkları sarı renkli bir meşrubatı bize ikram ettiler. Öyle fakirlerdi ki yiyecek ekmekleri, su içecek kapları yoktu; öyle zengindiler ki bunca yoksulluğun içinde bizlere ellerinde olanı cömertçe sunuyorlardı. Bu manzara karşısında gözyaşlarıma engel olamadım, Mehmet’in, “Abla ağlama! Bunlar çok gururludur, onlara acıdığını anlıyorlar, çok üzülürler.” uyarısı karşısında kendimi toparlamaya çalıştım. İçeceklerden birer yudum alıp bıraktık. Bizleri dualarla uğurladılar. Burada çok zengin kabile reisleri de varmış ve çoğunlukla yurt dışında, Avrupa ülkelerinde yaşarıyorlarmış. Senede bir buraya villalarına gelip işlerini düzenler ve giderlermiş. Halklarının yaşadığı sorunlarla hiç ilgilenmiyorlarmış. Afrika’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi burada da Çinli, Alman, Amerikan, İngiliz misyonerler cirit atıyor. Ciddi bir kültür emperyalizmi var. Bunlar siyasi iktidarı ele geçirmek, halkı Hristiyanlaştırmak, dilini ve dinlerini değiştirmek, geleneklerinden kopartmak için çalışıyorlar. Ancak bu insanlar yaşadıkları her türlü olumsuzluğa rağmen inançlarını korumuş ve Müslüman kalabilmişler. Bir akşam yemeğinden sonra Hamza ve Mehmet’in önerisiyle Hartum’un en meşhur parkına gittik. Yabancıların dizayn ettiği birkaç bank ve birkaç tümsek bulunan toprak zeminli genişçe bir arazi. Parkın çevresinde yerlere oturmuş çerez satan Afrikalı kadınlar ve oyuncak satan adamlar vardı. Park zindan gibi kapkaranlıktı. Hiç ışıklandırma olmaması çok şaşırtıcı idi. Fakat bana daha da ilginç gelen şey, bunca sefaletin ortasındaki genç kızlar, kadınlar son derece koyu makyajlar yapıp gelmişlerdi buraya. İlk önce çok şaşırdım. Acaba burada bir parti mi veriliyordu, bir kutlama mı olacaktı? Yanımdaki arkadaşlara sorduğumda buranın bir tür eğlence ve tanışma yeri olduğunu öğrendim. Burada yaşanan sefaletle alay edercesine 5-6 yere minare yüksekliğinde dev televizyon ekranları kurulmuştu ve bu ekranlardan sürekli Avrupalı ürünlerin tanıtımı yapılıyordu. Başkent Hartum’da yalnız Müslümanlar yok, farklı dinlere mensup insanlar burada birlikte yaşıyorlar. Ancak burası Müslümanların çoğunlukla yaşadığı bir yer. Bir öğlen molasında polikliniğin balkonuna çıktığımda aşağıda bahçede bir kalabalığın toplandığını gördüm. Hastanede çalışanlardan birisi vefat etmiş ve cenaze töreni yapılacaktı. Kürsü kurulmuş; hocalar, kameralar gelmiş, mikrofonlar açılmıştı. Konuşma yapan Müslüman hocayı dikkatlice dinledim, gerçekten çok iyi bir hatipti. Yine bir gün ameliyathaneye oradaki üniversitelerde görevli bir profesör geldi. Son derece özenli, saygılı ve iyi eğitim gördüğü her halinden belliydi. Burada böyle aydın insanların da olduğunu görmekten mutluluk duydum. Son derece yoksul insanların yaşadığı bu ülkede bize çok olağan gelen pek çok hizmete ulaşmak da alışık olduğumuzdan farklı şekillerle oluyor. Mesela burada elektrik bizdeki kontörlü telefonlar gibi; kontörle satılıyor. Elektrik kesildiğinde gidip yeni kontör satın almak gerekiyor. Sudan’da bulunduğum süre içinde tek özlediğim şey yağmurdu. Ekvatorda sürekli yaz mevsiminin yaşandığını düşündükçe, belki psikolojik olarak, yağmuru özlemiştim. Her gece yorgunluktan ayaklarım sızlarken yürek yorgunluğundan gözüme uyku girmiyordu, ancak sabaha doğru dalabiliyordum uykuya. Bu insanlar için ne yapmalıydım, ne yapılabilirdi sürekli olarak bunları düşünüyordum. Hastaneye katarakt ameliyatı için gelenler çoğunlukla yerel radyolardaki ilanı duyup gelmişlerdi. Buradan yola çıkarak aklıma ilk gelen şey, çevreye yayın yapacak en azından bir radyo istasyonu kurabileceği ve halka ücretsiz pilli radyo dağıtılabileceği oldu. Ayrıca bölgede sağlık taramaları ve aşı kampanyası yapılabilir, kadın doğum hastalıkları, çocuk ve bebek hastalıkları ve sağlığı konusunda çalışmalar başlatılabilir. Bunlar dışında kadınlar için küçük el sanatları atölyeleri açılarak buradaki genç kızlara ve kadınlara beceri kazandırılabilir. Ayrıca su arıtma tesisleri kurulup köylerde su kuyuları açılabilir. Burada bana düşen bir şey olursa emrinizdeyim, saygılarımla. Fatma Pişgin Kahramanmaraş |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|