Sudan’a gitmeden önce orası hakkında fikir sahibi değildim. Sadece toprak olarak Türkiye’nin üç katı büyüklüğünde, 35 milyon nüfusa sahip, %90’ı Müslüman olan bir ülke olduğunu bilerek bu yolculuğa başladım. Uçakta etrafımızda siyah insanlardan çok, Avrupalı ve dünyanın farklı kıtalarından gelen insanlar ağırlıktaydı.
Havaalanından çıktığımda karşımda 1950’lerin Türkiye’sini yaşayan bir
ülke vardı. Daha uçaktan iner inmez başladı eleştirilerimiz. Hizmet
sektörlerini, işletme anlayışlarını her şeyi eleştiriyorduk. Özellikle
kontrolden geçen eşyalarımız ve ilaçlar tebeşirle işaretlendikten sonra
rehin alındı ve kolilerimizi havalananında bırakarak (gümrük kontrolü
için) oradan ayrılmak zorunda kaldık. Bir üçüncü dünya ülkesinde
bulunduğumuzu hissettiren bu şeyler aslında biraz ilginç de gelmişti
bize. Her ne kadar ilaçlarımızı ve lenslerimizi bir ay sonra
döndüğümüzde almayı başarsak da yaşadığımız bu değişik deneyimden
hepimiz memnunduk.
İslam ülkeleri arasında İslami yaşamı oldukça iyi muhafaza etmiş sıcak
kanlı insanlar Sudanlılar. Fakirliği en üst seviyede yaşayan, buna
rağmen hırsızlığın en alt seviyede olduğu bir ülke burası. İnsanları
tanımaya ve kaynaşmaya başladığımızda ise aslında bize ne kadar yakın
olduklarını, bizimse onlara ne kadar uzak olduğumuzu gördüm. Aynı dini,
aynı tarihi paylaşmış ve hatta Arapçalarına yerleşmiş ortak tarihimizin
kanıtı olan Türkçe kelimeler, yakınlığımızın en güzel örneği. Burada
sokakta gezerken kendinizi yabancı gibi hissetmiyorsunuz. “Türkiye’den
geldik” dediğinizde İstanbul ve Ankara’dan başka Bodrum, Diyarbakır,
Hatay’ı da iyi biliriz deyip sohbet edenler bile vardı. Ahmet,
Muhammet, Fatih, Kevser isminde insanlarla tanışmak da ayrıca güzeldi.
Bizim gibiydiler, fakat biz onları tanımakta gecikmiştik; onlarsa bizi
tanıyorlardı. “Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir.” hadisi
şerifi belki de Afrika’ya komşu olan biz Türkleri 4-5 saat ötede pek
rahatsız etmiyor. Ama yanımızda götürdüğümüz oyuncaklardan verdiğimiz
Sudanlı çocuk, elindeki kuru ekmeği paylaşmak için bize uzatınca, “biz
neden daha önce sizin gibi her şeyimizi paylaşmadık” diye kendimize
sormadan edemedik. Birleşmiş Milletler’in verdiği darıyı bir yıl
boyunca tüketen, hastalıklarla mücadele edecek desteği olmayan ve 100
YTL ile ışığa tekrar “merhaba” diyebilecek 6 milyon insanın varlığını
bilmemek de bizim ayıbımız olsa gerek. Aciz olduğumuz kadar da
duyarsızlaştığımız dünyamızda, bunları görmeyen kalp gözümüzmüş. Bir
aylık sigara paramızı, yeni sezonda çıkmış bir ayakkabı parasını ya da
çanta parasını göndermek de yeterli olurmuş. Etrafımıza kalın duvarlar
örmüşüz. Yardım etmek için oralara gidemesek de yardım edenlerin eliyle
onlara ulaşabiliriz.
|